Sömürü, Savaş ve Yıkım Düzenine Karşı Ya Toplumsal Devrim Ya Yok Oluş!

Türkçe English

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla birlikte Batı Asya yeni ve daha tehlikeli bir savaş evresine girmiştir. Bölgesel gerilimler, karşılıklı askerî hamleler ve yayılma tehditleri, çatışmanın yalnızca iki devlet arasında kalmayacağını, tüm bölge halklarını içine çekecek bir yıkım sarmalına dönüşebileceğini göstermektedir. Bu yeni savaş cephesi ne “demokrasi” adına ne de başka bir etik hedef adına açılmıştır. Emperyalist müdahalelerin tarihini bilen herkes, “özgürlük” söyleminin arkasına gizlenen çıkar hesaplarını görmektedir. Dün Irak’ta, Afganistan’da, bugün başka coğrafyalarda aynı gerekçelerle yürütülen işgal operasyonlarının gerisinde halkların değil, sermayenin çıkarları vardır. Yürürlüğe sokulan her savaş milyonlarca emekçinin ölümüne, sakat kalmasına, yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmasına ve her geçen gün daha da yoksullaşmasına yol açmaktadır.

Bu gerçek ve bizlerin ABD-İsrail’in bölgede yıllardır cehenneme çeviren emperyalist haydutluğuna ve nihayetinde başlattığı son saldırılara karşı net duruşumuz, İran’daki baskıcı, katliamcı ve emek düşmanı rejiminin yanında yer aldığımız anlamına gelmez. İşçileri, kadınları, gençleri baskı altına alan, muhalefeti zorla susturan İran devleti, emperyalizme karşı olduğu iddiasıyla savunulamaz. Halkların özgürlüğü, herhangi bir devletin askeri zaferine bağlanamaz. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, devletler arası bir “iyi-kötü” çatışması değil, kriz içindeki kapitalist sistemin ve kapitalist güçler arasındaki rekabetin, dünyanın dört bir yanında giderek derinleşen savaşlar yoluyla çözülmeye çalışılmasıdır. Küresel çaptaki ekonomik kriz, enerji ve ticaret yolları üzerindeki hakimiyet mücadelesi ve silahlanma yarışı, bölgesel ve hatta küresel çapta daha büyük savaş ihtimallerini artırmaktadır.

Bölgedeki ve dünyanın farklı yerlerindeki emperyal paylaşım savaşlarının taraflarının tamamı, etik nedenler veya tutarlı ideolojik prensiplerle değil, çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Çatışmalar da işbirlikleri de kendi egemen sınıflarının çıkarlarının gereğidir. Türkiye kapitalist sınıfı ve kapitalist sınıfın çıkarlarına hizmet eden AKP-MHP iktidarının, bir yandan İsrail karşıtı söylemlerde bulunurken öte yandan İsrail’le ticaret ilişkilerini sürdürmesinin de altında yatan budur. Türk devleti, aynı çıkarlar doğrultusunda bir yandan barış yanlısı görünmeye çalışmakta, diğer yandan Kürecik’te bulunan NATO üssü üzerinden yürütülen askerî işbirlikleriyle bölgesel savaşın parçası olmaktadır. Bölgede uygulamaya konulan yeni emperyalist ajanda ve derinleşen çatışma koşullarında 7–8 Temmuz 2026’da gerçekleşecek NATO zirvesine ev sahipliği yapılması da bu konumun bir göstergesidir.

İşçiler için ise savaş, yıkım ve daha fazla yoksulluk anlamına gelen bu hâkimiyet mücadelesinde, seçebileceğimiz bir yol ya da yanında durabileceğimiz bir taraf yoktur. Sol içinde yeniden yükselen tarafçılık, işçi sınıfını kapitalist kamplardan birinin arkasına yedekleme tehlikesi taşımaktadır. Oysa tarih göstermiştir ki işçiler kendi egemenlerinin savaşına destek verdiklerinde kazanan hiçbir zaman kendileri olmamıştır. 1. Dünya Savaşı’nda milyonlarca emekçi birbirini boğazlarken savaşın gerçek kazananı kapitalist sınf olmuştur. Bugün de benzer bir tablo yaşanmaktadır.

Anti-emperyalizm adına, başka bir emperyalist bloğun uzantısı olan bir devletin yanında saf tutmak, işçi sınıfını kendi zincirlerine daha sıkı bağlamaktan başka bir işe yaramaz. Bunun karşısında işçi sınıfının uluslararası mücadelesini savunmak bir “üçüncü yol” değil, tek bağımsız ve devrimci sınıf yoludur. Gerek bugün başlayan savaşı, gerekse kapitalist paylaşımın ortaya çıkardığı diğer savaşları durdurabilecek tek güç, birbirine düşmanlaştırılmak istenen işçilerin ortak sınıf çıkarı etrafında birleşmesi ve örgütlü biçimde mücadele etmesidir. Bugün yapılması gereken, her ülkede kendi egemen sınıflarının ve onların devletlerinin, birbirini besleyen sömürü ve savaş politikalarına karşı işyerlerinde işçi örgütlenmelerini güçlendirmek, daha fazla yoksullaşmamız pahasına askeri üretimin ve savaş bütçelerinin arttırılmasına karşı çıkmak, milliyetçi zehre karşı enternasyonalist bilinci yaymak, sınırların ötesinde sınıf dayanışmasını büyütmektir.

Bugün İran’da, Türkiye’de, ABD’de, Avrupa’da ve dünyanın her yerinde işçiler benzer krizle, benzer yoksullaşma ve güvencesizlikle karşı karşıyadır. Aynı sistem tarafından sömürülmekte, aynı düzen için ölmeye çağrılmaktadırlar. Bizler ne İran’daki baskıcı rejimi ne de ABD ve İsrail’in başını çektiği emperyalist bloğu temsil eden devletleri kendi geleceğimiz olarak görebiliriz. Her biri, kriz içindeki kapitalist düzenin farklı yüzleridir. Her gün daha fazla sömürü, daha fazla savaş ve daha fazla yıkım üretmektedirler.

Bugün görevimiz, savaşa karşı pasif bir karşı çıkışla yetinmek değil; savaşı mümkün kılan sınıfsal düzenle hesaplaşmaktır. Kapitalizmin savaşına da barışına da hayır diyoruz. Çünkü her ikisi de sömürünün devamıdır. İşçi sınıfı için seçenek nettir: Ya bu düzeni kökünden değiştirecek toplumsal devrim ya da bizlere sömürü, savaş ve yıkımdan başka bir şey vaat etmeyen kapitalizm içinde bir yok oluş.

Savaşa karşı sınıf savaşı!
Sınıfsız, sınırsız, özgür bir dünya için mücadeleye!

Otonom İşçi Birlikleri

Karga Kolektif