Geçtiğimiz günlerde Amazon’un İstanbul’daki IST2 deposunda çalışan Mehmet Şahin’in yaşamına son vermesi, depolardaki çalışma koşullarını tüm çıplaklığıyla yeniden gündeme taşıdı. İşçiler, yaşananın “bireysel” bir olay olarak geçiştirilemeyeceğini; yapay zekâ destekli performans takibi, “idle time” baskısı, sürekli gözetim, tutanak sistemi ve örgütsüzleştirme politikalarının çalışanlar üzerinde ciddi bir psikolojik yıkım yarattığını ifade ediyor.
Öte yandan işçiler, ağır çalışma temposu, performans baskısı, mobbing iddiaları ve yalnızlaştırıcı çalışma düzenine karşı, işveren temsilcisi gibi davrandığını söyledikleri yetkili sendikaya rağmen yan yana gelmeye ve ses çıkarmaya çalışıyor. Bu çabanın bir parçası olarak, içerideki örgütlenme girişimlerini görünür kılmak ve işçiler arasında iletişim kurmak amacıyla @amazon.iscileri Instagram hesabı da aktif şekilde kullanılıyor.
Amazon deposunda çalışan bir işçiyle yaptığımız bu röportajda, içerideki çalışma rejimini, yaşanan ölümün ardından oluşan atmosferi, yetkili sendikanın tutumunu ve işçilerin nasıl bir dayanışma ve örgütlenmeye ihtiyaç duyduğunu konuştuk.
Amazon’daki çalışma temposu ve performans baskısı çalışanların psikolojisini nasıl etkiliyor? Sıklıkla bahsedilen “idle time” ne anlama geliyor? Sürekli takip edilme ve tutanak sistemi günlük hayatınıza nasıl yansıyor?
Amazon, çalışanlarını sürekli kontrol altında tutmak için yapay zekâ destekli metrik ve takip sistemleri geliştirmiş bir şirket. İçeride çalışırken tamamen bireyseliz. Kullandığımız el terminali bizi çeşitli numaralı lokasyonlara yönlendiriyor. O lokasyonda işimizi yapıyor, ardından başka bir lokasyona gidiyoruz. Bir lokasyondan diğerine gitme süremiz, işimizi ne kadar sürede yaptığımız gibi veriler her an ölçülüyor ve sistem bir ortalama süre çıkarıyor. Bu ortalamanın altına düştüğümüz an “boşta kalmış” sayılıyoruz ve bu süre metriklerimize “idle time” olarak yansıyor.
Bizim için bunun anlamı şu: İş arkadaşlarımızla sohbet etmek, tuvalete gitmek, ekipman bulamamak, merdiven aramak, soluklanmak, su içmek… Tüm bunlar metriklerimize olumsuz etki ediyor. Sistemin bize atadığı lokasyonları yöneticiler görebiliyor. Yani her an nerede olduğunuz, ne yaptığınız, ne kadar sürede yaptığınız daima kayıt ve gözetim altında. Şirketin beklentilerini karşılayamazsak devreye caydırıcı tutanaklar giriyor. Bu tutanakların ardından bölüm/departman değişiklikleri, iş akdi feshi gibi yaptırımlar geliyor. Eğer bunlarla karşılaşmak istemiyorsak ne olursa olsun beklenen performansı göstermek zorundayız. Bu da bizim için sürekli bir stres anlamına geliyor. Stres, caydırma, işsizlik korkusu, yorgunluk ve tüm bunlarla çarkı döndüren bir çalışma rejimi var anlayacağınız. Bunlara zamanla alışıyoruz maalesef. İnsanın insanı sömürmek için geliştirdiği bu akıl almaz sisteme ilk günkü kadar şaşırmıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Mehmet Şahin isimli işçi arkadaşınızın intihar etti. Bu intihar depoda nasıl karşılandı? Çalışanlar bunu bireysel bir olay olarak mı görüyor, yoksa çalışma koşullarıyla bağlantılı mı değerlendiriyor?
Öncelikle tüm sevenlerine, ailesine, dostlarına ve iş arkadaşlarına başsağlığı diliyorum. Arkadaşımızın intiharı, depoda onu tanıyan ve tanımayan herkeste üzüntü, biraz da öfke uyandırdı. Bizimle aynı koşulları, aynı baskıyı, aynı mobbingi paylaşan arkadaşımızın itildiği yalnızlığı, yorgunluğu ve günübirlik yaşamı eminim çoğumuz hissediyoruzdur. Bu işyerindeki herhangi bir insanın içine düşebileceği karanlığı çalışma koşullarından bağımsız düşünebilir miyiz? Kendine dürüst olabilen herkesin buna “Hayır” cevabı vereceğini düşünüyorum. Arkadaşımızın üç defa departmanı değiştirildi. İşe ilk başladığı yerde mutlu olduğunu söyleyenler var. Bildiğim kadarıyla bir mobbing iddiası da mevcut. Dolayısıyla bunu çoğu kişi bireysel ve münferit bir olay olarak görmüyor.
İş yerinde mobbing, yalnızlık ve izolasyon hissi ne kadar yaygın? İnsanların sorunlarını açıkça konuşmasının önünde nasıl engeller var?
Şahsen benim tanıdığım çalışanların neredeyse tamamı “mobbing” kelimesini birçok defa kullandı. Fiziksel takip, yetkiyi kötüye kullanarak insanların ayağını kaydırma, performans adına sözlü baskı… Bunlar sadece benim şahit olduklarım. Duyduklarımınsa haddi hesabı yok.
Yalnızlığa gelirsek, zaten tüm çalışma modeli yalnızlık çerçevesinde kurgulanmış. Koridorlar, kişisel metrikler, lokasyon mesafeleri… Hiçbir iş arkadaşımızı mola dışında görmediğimiz günler bile oluyor. Dolayısıyla bu kurgu sorunlarımızı konuşmamızı da engelliyor. İş esnasında sohbet etmek, az evvel anlattığım idle time nedeniyle cezalandırıldığından çoğu zaman bundan kaçınıyoruz. Şirketin konuşmamızı istemediği konuları molalarda fısıldaşarak konuşuyoruz. Ortak bir alanda mola yaptığımızdan bazı konuların yöneticilerin kulağına gitmesini istemiyoruz.
İzolasyon hem mekânsal hem de sistemsel olarak sağlanıyor. Mekânsal kısmı dar ve sık koridorlarla sağlanırken, sistemsel olarak da rastgele ve bağımsız lokasyon atamalarıyla sağlanıyor. Dolayısıyla oldukça büyük olan depoda tanıdıklarımızla, hatta tanımadıklarımızla bile nadiren karşılaşıyoruz.
Amazon’daki çalışma düzeninin çalışanların ruh sağlığı üzerinde nasıl bir etkisi var? Daha önce tükenmişlik, çöküş ya da benzer krizler yaşayan işçilere tanık oldun mu?
İçerisinde yaşadığımız çalışma rejiminin bize olan etkisi maalesef sadece olumsuz. Her gün aynı şeyi, aynı şekilde, aynı yerde ve birçok beklenti altında yapmak hepimiz için yorucu. Bazen işe gitmek için kendimi çok fazla zorlamam gerekiyor. İnsan bu koşullar altında gerçekten enerji ve motivasyon bulmakta zorlanıyor.
Bunu üzücü ve somut bir deneyimimle anlatayım: Yakın olduğum bir iş arkadaşım, ortada hiçbir görünür sebep yokken ve çay molasında sessizce otururken durduk yere bana “Şu an ölsem umrumda olmaz. Çok yoruldum.” dedi. Evli ve çocuğu olan bir insandan bunu duymak beni tarif edemeyeceğim şekilde etkiledi. Neden yorgun olduğunu defalarca konuştuğum, dertleştiğim iş arkadaşım bana bu denli endişe verici bir şeyi beklenmedik bir anda söyledi. Bence bu çok şey anlatıyor. Hepimiz zor zamanlar yaşıyoruz, yorgunuz ama hiçbir şey yokmuş gibi çalışmaya devam ediyoruz. İçimizde taşıdığımız bazı olumsuz duygular böyle anlarda dışa vurabiliyor.
Şirket yönetiminin yaşanan ölüm karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsun? İşçiler kendilerini güvende ve değerli hissediyor mu?
Şirketin benim gördüğüm tek tutumu başsağlığı dilemek oldu. Bunun yanında olay hakkında konuşmamak yönünde telkinlerde bulundular. Bunun özel bir bilgi olduğunu söylediler. Bir yöneticinin “Ölenle ölünmez. Biz çalışmaya devam edelim.” dediğini duydum. Herhangi bir cenaze ve düğünü WhatsApp grubunda duyuran işyerinde yetkili sendika Dok Gemi-İş’in temsilcisi, ölen arkadaşımızla ilgili şu ana kadar tek kelime etmedi. Ortada mobbing iddiaları olmasına rağmen sendika hiçbir aksiyon almadı.
Onun dışında “değerli” olduğunu düşünen çalışanlarımız ilginç bir şekilde var. Daha çok yeni başlayanlarda gördüğüm bir durum bu. (gülüyor) Şaka bir yana, büyük çoğunluğun kendini değersiz hissettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Her daim olması gereken İSG düzenlemeleri sadece denetim olduğu zaman dört dörtlük hale getiriliyor, sonrasında her şey eski haline dönüyor. Bir işçi iş kazası geçirdiğinde yöneticisinin gelip “Bu kaçıncı oldu?” diye sorduğunu duydum. Galiba şikâyet etmiş ama bir sonuç alamamış.
Amazon işçilerinin yaşadığı sorunlara karşı mevcut sendikalar yeterli bir mücadele yürütüyor mu? Mevcut durum karşısında nasıl bir örgütlenmeye ihtiyaç var? Benzer ölümlerin ve psikolojik yıkımların tekrar yaşanmaması için işçiler ve kamuoyu ne yapmalı?
Şu anda Amazon deposunda yetkili sendika Dok Gemi-İş. Ben açıkçası onu şirketin bir departmanı gibi görüyorum. Zamanında TİS sürecini işçilerden kaçırmış, şirket yanlısı tutumunu hiçbir zaman gizlememiş bir sendika. İşe başlarken bu sendikanın temsilcisi eğitimlere girip herkese “Telefonlarınızı çıkarın” diyerek üye yapıyordu.
Hiç unutmuyorum, eğitimde bize “Kartınızı geç okutun, şirketin gözüne girin, başka da bir şeye karışmayın” demişti. Ardından bizden sonra taşeron alınacağını, o yüzden “şanslı” olduğumuzu söyledi. O sırada bir arkadaş “E taşerona karşı değil misiniz?” deyince temsilci resmen geveledi. Daha ilk 10 dakikada burada sarı bir sendikanın yetkili olduğunu anlamıştım. Birkaç yıl daha da yetkili olacak gibi görünüyor.
İşçiler, bu sendikayla bir çözüm elde edilemeyeceğinin farkında oldukları için işyerinde kendi birliklerini ve taban örgütlülüklerini oluşturmaya çalışıyorlar. Bu, en basitinden en karmaşığına kadar sorunlarımızı çözebilmenin temel yollarından biri. İşçilerin Instagram’da açtığı @amazon.iscileri hesabı da bu çabanın bir parçası. Ayrıca DGD-SEN üyesi işçiler de içeride aktif bir çalışma yürütüyor. Depremden sonra telefon yasağıyla ilgili bir video yayınladılar. Yetkili sendika ise bunu kendi başarısı gibi sunmaya çalışsa da, aslında bu kazanım DGD-SEN’li işçilerin baskısı sonucunda elde edildi.
Şu anki durumda birlikte hareket etmeye yönelik tüm çabalar çok değerli. “Biz koşullarımızı iyileştirmek için beraber hareket edeceğiz” diyen beş kişi bile çok şeyi değiştiriyor. Bunu kendi gözlerimle gördüm. Sorunlarımız hakkında konuşmaktan çekinmemeliyiz. Bunları konuştuğumuzun duyulması bile bazen şirketi aksiyon almak zorunda bırakıyor. İş arkadaşlarıma da buradan seslenmek istiyorum: Kaç kişi olduğunuz önemli değil. Grubunuzu oluşturun veya içeride bir şeyler yapmak isteyen herhangi bir grupla iletişime geçin. Koordine olun. Şirketin en çok korktuğu şey bu. İstiyorlar ki sorunlarımızı bireysel yaşayalım, içimize kapanalım, çalışmaya devam edelim.
Şunu asla unutmayın, biz şirkete muhtaç değiliz, onlar bize muhtaç. Biz çalışmazsak pick towerdaki ürünlerin hiçbir anlamı yok. Kendinizi ve yapabileceklerinizi asla küçümsemeyin. Nereden başlayacağınıza emin değilseniz destek almaktan çekinmeyin. @amazon.iscileri Instagram hesabıyla iletişime geçin, size yardımcı olacaklardır.
Kamuoyundan beklentimize gelecek olursam, yapabileceğiniz en iyi şey Amazon’un çalışma rejimini duyurmak olacaktır. Bunu sosyal medyada yapabilirsiniz en basitinden. Protesto organize ederseniz de çok memnun oluruz. Emin olun, hiçbir çaba boşa gitmez.


