Kapitalist Gerçekçilik: Bir Deneyim Üzerinden – Bir Trendyol Depo İşçisi

Öncelikle yazımdan önce şunu söylemek isterim: Ben ne profesyonel bir gözlemciyim ne de kalemi güçlü bir yazarım. Yalnızca insanların özgürce, insanca ve belirli bir refah düzeyinde yaşayabildiği bir düzenin mümkün olması gerektiğine inanan; gördüklerini, yaşadıklarını ve hissettiklerini samimi bir şekilde aktarmaya çalışan biriyim.

Geçtiğimiz hafta değerli bir arkadaşımın verdiği Kapitalist Gerçekçilik kitabını okurken, Türkiye’de bir Amazon deposunda çalışan bir işçi yoldaşımızın maruz kaldığı mobbing sonrası intihar ettiği haberini gördüm. Ben de bir süre depo deneyimi yaşamış biri olarak, işçilerin sürekli maruz kaldığı baskıları, mobbingleri ve bunların hem psikolojik hem de fiziksel sonuçlarını kendi gözlemlerim ve deneyimlerim üzerinden yazmaya çalıştım.

Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik kitabında kapitalizmin yalnızca ekonomik bir sistem olmadığını, aynı zamanda insanların düşünme biçimini şekillendiren bir gerçeklik algısı ürettiğini söyler. Kapitalizm kendisini yalnızca bir ideoloji olarak göstermeyip hayatımızın doğal ve kaçınılmaz düzeni gibi sunar. Rekabet, performans baskısı, sürekli çalışma zorunluluğu ve tüketim kültürü sanki insan doğasının değişmez parçalarıymış gibi gösterilir. Bu sistemin içinde yıpranan, tükenmişlik, depresyon, anksiyete ve çeşitli psikolojik sorunlar yaşayan insanlar ise çoğu zaman yaşadıkları sorunları sistem yerine kendilerinde arar. Bu yazıda Mark Fisher’ın “Kapitalist Gerçekçilik” kitabından not aldığım ve kendi deneyimimle bağdaştırdığım kısımları anlatmaya çalışacağım.

Adım adım gitmek gerekirse ilk olarak bahsetmek istediğim şey depoda sürekli ölçülme ve denetlenme halinde oluşumuz. Giriş çıkışlarımız turnikeler aracılığıyla kaydediliyor, mola süreleri ve hatta tuvalette ne kadar kaldığımız bile sistem tarafından takip ediliyordu. Bir çalışandan ziyade sürekli veri üreten bir performans nesnesine dönüşmüştük denebilir. Zaman bile kişisel bir alan olmaktan çıkıp ölçülebilir bir üretim verisine indirgenmişti. İlginç olan ise hiçbir işçinin bunu olağanüstü bir durum gibi görmemesiydi. Herkes bunu işin “doğal düzeni” olarak kabul etmişti. Kapitalist gerçekçiliğin en güçlü yanlarından biri de tam olarak budur: İnsanın maruz kaldığı denetimi sıradanlaştırması.

Bu denetimin merkezinde herkesin sorumluluğunda olan arefler (okutma cihazları) vardı. Kim hangi ürünü ne kadar sürede okutmuş, ortalamanın altında mı kalmış, hedefi tutturmuş mu her şey kayıt altındaydı. Maaş artık yalnızca

emeğin karşılığı olmaktan çıkmıştı. Performans primi, devamlılık primi ve benzeri uygulamalar ücret sistemini bir kontrol mekanizmasına dönüştürüyordu. Günlük performansınız çalışma alanındaki televizyonlardan sizlere gösteriliyordu ve ortalama hedefin altında kalmak yalnızca daha az para almak anlamına gelmiyordu; aynı zamanda “yetersiz” biri olarak damgalanmak anlamına da geliyordu. Böylece işçiler arasında dayanışma yerine rekabet gelişiyordu. İnsanlar birbirine yardım etmekten çok birbirini geçmeye çalışıyor, bu durum zamanla kin, ispiyonculuk ve yalakalık gibi davranışlar üretiyordu.

Burada dikkat çekici olan şey baskının yalnızca yukarıdan gelmemesiydi. Sistem işçileri birbirine karşı organize ediyor, insanların birbirini denetlemesini sağlıyordu. Fisher’ın neoliberalizm eleştirisinin önemli noktalarından biri tam da budur: Modern kapitalizm yalnızca emeği

sömürmez, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Böylece baskı dışsal bir otorite olmaktan çıkar ve insanların davranışlarının içine yerleşir. İnsan bir süre sonra yalnızca çalışmaz; aynı zamanda sistemin mantığını kendi içinde yeniden üretmeye başlar.

Depoda dikkatimi çeken bir diğer şey ise günlük işçilerin fazlalığıydı. Yaklaşık kırk kişilik bir kemik kadro olmasına rağmen çoğu zaman bundan daha fazla günlük işçi çalışıyordu. Bu insanlar sistem için tam anlamıyla geçici unsurlardı. Sigortaları çoğu zaman yalnızca çalıştıkları saat boyunca yatırılıyor, iş günü olarak bile görünmüyordu. Böylece işçi uzun vadeli bir çalışan olmaktan çıkıp gerektiğinde çağrılan, gerektiğinde gönderilen esnek bir iş gücüne dönüşüyordu.

Bu durum yalnızca ekonomik güvencesizlik üretmiyordu. Aynı zamanda işçilerin kolektif gücünü de zayıflatıyordu. Çünkü yüz kişinin çalıştığı bir yerde gerçekte ortak bir topluluk oluşmuyordu. İnsanlar sürekli değişiyor, birbirlerinin yerine kolayca geçirilebilir hale geliyordu. Böyle bir ortamda dayanışma kurmak da zorlaşıyordu. İnsanlar işlerini kaybetme korkusuyla hareket ediyor ve sistemin yarattığı baskı çoğu zaman sessizce kabul ediliyordu.

Sizlere günlük işçilerden birinin başına gelen bir olayı anlatmak istiyorum. Bir gün günlük çalışan arkadaşlardan biri iş kazası geçirmişti. Tır ile rampa arasında kalmış, vücudunun büyük bölümünde ciddi yaralar oluşmuştu. Normal şartlarda hastaneye sevk edilmesi gerekirken bir süre hemşire odasında bekletilip eve gönderilmişti. Burada önemli olan şey işçinin sağlığından çok iş akışının aksamamasıydı. İnsan bedeni bile üretim düzeninin gerisinde kalıyordu.

Depoda dikkatimi çeken bir diğer şey ise yaygın tükenmişlik ve depresyon haliydi. Sürekli sigara tüketimi, yoğun alkol kullanımı ve depresyon ilaçları kullanan insanların fazlalığı sıradanlaşmıştı. İnsanlar yalnızca fiziksel olarak yorulmuyor, psikolojik olarak da çöküyordu. İlginç olan ise herkesin bu düzenin yıpratıcı olduğunu bilmesiydi. İnsanlar kendi aralarında sistemin ne kadar ağır olduğunu konuşuyor, birbirlerine hak veriyor ve sürekli şikayet ediyordu. Fakat bu farkındalık neredeyse hiçbir zaman gerçek bir kolektif harekete dönüşmüyordu.

Bu yüzden depodaki düzen bana modern kapitalizmin yalnızca dışsal bir baskı sistemi olmadığını düşündürdü. İnsanlar artık yalnızca patron tarafından denetlenmiyordu. Modern kapitalizm eski otoriter patron figürüne ihtiyaç duymadan da işleyebiliyordu; insanlar kendi korkuları ve kaygıları aracılığıyla kendilerini denetlemeye başlıyordu. Sürekli performans hedefleri içinde yaşamak, insanın kendi değerini üretim hızına göre ölçmesine neden oluyordu. Yavaşlamak suçluluk hissi yaratıyor, hasta olmak ekonomik tehdit anlamına geliyor ve insan kendi bedenine rağmen çalışmaya zorlanıyordu.

İş güvenliği meselesi de benzer biçimde işliyordu. Kağıt üzerinde birçok kural vardı fakat pratikte üretim baskısı bunların önüne geçiyordu. Normalde iki kişinin kaldırması gereken ağır çuvalları çoğu zaman tek kişi kaldırıyordu çünkü depo kapasitesinden fazla iş alıyor ve işçiler sürekli daha fazlasını yapmaya zorlanıyordu. İlginç olan şey ise İSG denetçisi geldiğinde normalde uyulmayan kuralların aniden uygulanmaya başlanmasıydı. Burada güvenliğin kendisinden çok güvenlik görüntüsü önemliydi. Eğer bir eksik görülürse çoğu zaman sorumluluk sistemin değil işçinin üzerine yıkılıyor, işçinin primi kesiliyor veya azar işitiyordu.

Bu durum bana Fisher’ın neoliberal bürokrasi analizini düşündürdü. Neoliberalizm kendisini bürokrasiyi azaltan bir sistem olarak sunsa da pratikte bürokrasi ortadan kalkmıyor, yalnızca biçim değiştiriyor. Depoda da gerçek sorunları çözmek yerine raporlar, prosedürler ve performans tabloları üreten yeni bir bürokrasi vardı. Amaç gerçekten güvenliği sağlamak değil, sistemin güvenliymiş gibi görünmesini sürdürmekti. Böylece gerçek sorunlar çözümsüz kalırken yalnızca prosedür estetiği üretiliyordu.

Çalışma temposu ise insan bedeninin sınırlarını tamamen görmezden geliyordu. İnsanlar rapor aldıklarında primleri kesildiği için hasta halde işe gelmek zorunda kalıyordu. Regl döneminde yoğun sancı yaşayan kadınların çalışmaya devam etmesi veya virüslü insanların işe gelmek zorunda kalması sıradanlaşmıştı. Sistem insanı doğrudan zorlamıyormuş gibi görünse de ekonomik kayıp korkusu insanları kendi bedenlerine rağmen çalışmaya itiyordu. Kapitalist gerçekçiliğin gücü burada da görülüyordu çünkü insanlar bu durumu insanlık dışı bir zorbalık olarak değil, hayatın kaçınılmaz gerçeği olarak yaşamaya başlıyordu.

Buna kendi deneyimim üzerinden bir örnek vermek gerekirse, yoğun bir günde yaklaşık on saat boyunca tek başıma ağır çuval yükledikten sonra kolumu neredeyse hiç kullanamaz hale gelmiştim. Hemşireye gittiğimde rapor tutacağını söylediğinde ise ona adeta yalvarmaya başlamıştım. Çünkü normalde iki kişiyle yapılması gereken işi tek başıma yaptığım için oluşan iş kazasının sorumluluğu büyük ihtimalle benim üzerime yüklenecek, hakkımda tutanak tutulacak ve maaşımdan kesinti yapılacaktı. Bu yüzden yaşadığım fiziksel sorundan çok, yaşayacağım ekonomik kaybı düşünüyordum. Hemşireyi ikna ettikten sonra ağrıyan kolumla çuval yüklemeye devam ettim.

Kampanya haftaları bu düzenin en yoğun haliydi. Günde on iki saat, haftanın altı günü çalışılıyordu. Bunun karşılığında işçilere motivasyon amacıyla birkaç çikolata dağıtılıyor ve bu büyük bir jest gibi sunuluyordu. Bu durum bana modern çalışma düzeninin en ironik yanlarından birini düşündürdü. İnsanüstü bir çalışma temposu küçük sembolik ödüllerle meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Sorun çözülmüyor, yalnızca yönetiliyordu. İnsanların itiraz etmesi ise zordu çünkü sürekli bir korku atmosferi vardı. En küçük olayda rapor tutulabiliyor, prim kesintisi yapılabiliyor ve insanlar sessiz kalmaya zorlanıyordu.

Bütün bu deneyimler bana kapitalizmin yalnızca ekonomik bir düzen olmadığını düşündürdü. Çünkü burada sömürü yalnızca fiziksel emek üzerinden işlemiyordu. İnsanların zamanı, psikolojisi, birbirleriyle ilişkileri ve hatta kendilerini algılama biçimleri bile performans mantığına göre yeniden şekillendiriliyordu. Fisher’ın “kapitalist gerçekçilik” dediği şey tam olarak buydu: İnsanların yaşadığı düzeni doğal, kaçınılmaz ve alternatifsiz görmeye başlaması.

Belki de modern kapitalizmin en güçlü yanı tam olarak burada yatıyor. İnsanları yalnızca çalıştırmakta değil, onları sistemin mantığıyla düşünmeye alıştırmakta. Böylece insan bir süre sonra yalnızca sistem içinde yaşamıyor; sistemi kendi zihninde taşımaya başlıyor.

Son bir kısım olarak kendi duygularımı da aktarmak istiyorum. Gerçekten bu sistemin ve bu çalışma temposunun içinde bir çalışan olup tükenmemek, hissizleşmemek, hatta bir noktadan sonra hayatta anlam bulmak için bile çabalamayı bırakmamak çok zor. Hiçbir işçinin psikolojisini, o düzenin içinde bulunmadan tam anlamıyla anlayabilmek mümkün değil. Bu yüzden intihar eden işçi abilerimi ya da ablalarımı yargılayamıyor, suçlayamıyorum. Yalnızca bu vakaların daha da artmamasını ve işçilerin hak ettiği yaşam koşullarına sahip olmasını umut ediyorum.

Fakat burada yalnızca bireysel dayanıklılık çağrıları da yeterli görünmüyor. Çünkü sorun tek tek insanların “güçlü” olup olmaması değil, insanı tüketen çalışma düzeninin kendisi. Bu yüzden örgütlerin ve sendikaların da eski tip, yalnızca maaş pazarlığı yapan yapılardan çıkıp günümüz çalışma koşullarına uygun yeni mücadele biçimleri geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü modern kapitalizm artık yalnızca emeği değil, insanın psikolojisini, zamanını ve yaşam hissini de kuşatan bir sisteme dönüşmüş durumda.

Bir noktada artık eskiyi kutsallaştırmaya devam etmeyi bırakıp daha yapıcı çözümler üretmemiz, sorunlara daha gerçekçi gözlemlerle yaklaşmamız ve yeni yollar aramamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kapitalizm artık yalnızca tepede değil; her yerde, evimizde, telefonumuzda ve hatta içimizde.

Bir Trendyol Depo İşçisi