İşyeri Mücadelesinde Doğrudan Eylem

Her şeyin olağan biçimde seyrettiği, yani çalışanların buna itiraz etmediği ya da yeni haklar talep etmediği zamanlarda patronlar işyerlerindeki tek güç konumundadır. Elbette belirli yasal düzenlemeler ve ‘piyasanın görünmez eli’ patronların nasıl davranacağını belirler ancak, bunu değiştirmeye dönük bir şeyler yapmadıkları sürece, işçilerin işlerin yürütülüşü ile ilgili hiçbir etkisi yoktur. Ancak işçiler harekete geçtiklerinde işin seyri değişebilir.

Bu bazen bireysel biçimde olabilir. Bir haksızlığa uğradığımızda, tek başımıza patrona, müdüre yada usta başına bağırıp çağırabiliriz ama bu genelde kendimizi rahatlatmaktan ve bazı durumlarda işimizi kaybetmemizden başka bir işe yaramaz. Bir hakkımız çiğnendiğinde bireysel olarak çeşitli kurumlara şikayette bulunabiliriz ya da dava açabiliriz. Ancak var olan haklarımızı yasal yollarla elde etmek bile çoğu zaman masraflı, meşakkatli ve uzun bir süreci gerektirir ve zaten bu yeni haklar elde etmek için değil, ücretimizin ödenmemesi gibi, zaten hak etmiş olduğumuz bir şeyi almak için başvurabileceğimiz bir yoldur. Öte yandan çalıştığımız şirketin iflas etmesi gibi durumlarda ödenmeyen ücretimiz için dava açmak hiçbir işe yaramaz veya haksız biçimde işten atıldığımızda dava açmak işe geri alınmamızı sağlamaz.

Bizim çıkarlarımızı savunmayı vadeden bir siyasal partiye oy vermek veya bizim adımıza patronla pazarlık yapması için bir sendikaya üye olmak da sorunlarımızı çözmek için bir yol olarak görülebilir. Ancak sendikacılar işçi değildir, çıkarları bizimle ortak değildir ve dolayısıyla bunu iddia etseler de bizim çıkarlarımızı temsil etmezler.  Sendikacılar bizim adımıza patronla pazarlık yaparken, yalnızca işçiler için patronlarla müzakere etmez, aynı zamanda patronlar için işçilerle müzakere ederler. Mücadelemizi güçlendirmek bir yana, en önemli işleri bizi sakinleştirmek ve patronlarla uzlaştırmaktır. Bu konuda daha ayrıntılı bir tartışma için “Sendikaların işlevi nedir?” yazımıza bakmanızı öneririz. Ancak sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, sendikaya üye olmak sorunlarımızı çözmez. Sendika üyesi olalım yada olmayalım sorunlarımızı çözmek, taleplerimizi elde etmek için başka bir şey yapmamız gerekir.

Öte yandan yaşadığımız sorunların nedeni olan bu sistemi meşrulaştırmaktan başka bir işlevi olmayan parlamentolara bizleri temsil etmesi için birilerini göndermek de hiçbir işe yaramaz. Sendika başkanlığından milletvekilliğine sıçrayan, işçileri temsil ettiğini söyleyen partilerden milletvekili seçilen onlarca kişi vardır. Bunların çoğunun, meclise girdikleri anda sermayenin çıkarlarını temsil eden diğer milletvekillerinden farkı kalmaz. Bazıları en iyi ihtimalle, meclis kürsüsünden işçilerin hakları için konuşurlar, mücadele eden işçileri ziyaret eder yada sosyal medyadan onları destekleyen açıklamalar yaparlar. Ancak bunlar herhangi bir somut düzelmeye yol açmayan sembolik jestlerden ibarettir. Özellikle işçi mücadelelerinin yükseldiği dönemlerde, işçilerinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği iddiasındaki partilerin seçimler yoluyla iktidara geldikleri deneyimler ise, kimi zaman o partinin sözlerini unutarak gönüllü olarak sermaye politikalarını uygulaması, kimi zaman da askeri darbelerle, hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır.

Yani işçiler olarak sorunlarımızı tek başımıza çözemeyeceğimiz gibi sorunlarımız çözülmesi için birilerini vekil tayin etmek, dışarıdan bir kurtarıcı aramak hiçbir işe yaramaz. Ne yapacaksak ancak kendi kolektif gücümüzle yapabiliriz. Sahip olduğumuz haklarımızı kaybetmemek, var olan sorunlarımızın düzelmesini sağlamak, yeni haklar elde etmek, tekil olarak işyerlerini aşan daha ortak ihtiyaçlarımız için reformlar elde etmek veya daha radikal mücadeleler için belirli düzeyde kolektif bir güç haline gelmiş olmamız gerekir. Girişeceğimiz mücadeleleri kazanmak için, hedefimizin ne olduğu ve karşımızdaki düşman ne kadar güçlü olduğuna göre değişen derecede güç biriktirmiş olmamız gerekir. Bu çalıştığımız işyerlerinde sabırla, dikkatle ve iyi planlanlayarak örgütlenmemizle olabilir. Bu zaten gün içinde çalışmaktan harap olmuş bizler için kalan zamanımızdan ve enerjimizden biraz daha sarf etmek anlamına gelecektir ama kendi yaşamlarımızı düzeltmek, daha iyi bir gelecek için başka çaremiz de yok.

Örgütlenmek insanları bir yere üye yapmaktan bambaşka bir şeydir. Bunun için öncelikle o işyerinde politik olarak donanımlı, militan ve disiplinli çalışanların oluşturduğu çekirdek bir grubun olması gerekir. Böylesi bir örgütlenmeyi bazen iki kişi bile başlatabilir. İşyerinde kuvvetli sosyal ilişkileri olan, işyerinin organik bir parçası olarak mücadele anlarında odak haline gelecek bir işyeri birliği oluşturulması hedefiyle hareket etmeli ama sabırsız olmadan, kimi zaman gözle görülür bir örgütlenmenin yıllarca sürecek özverili bir çaba gerektireceğini bilmeliyiz.

Sonuç olarak bir konuyla ilgili ne yapacağımız ne kadar haklı olduğumuzla ilgili değil, ne kadar kolektif güç inşa edebildiğimizle ilgilidir. Elbette işyerinde karşılaştığımız bir sorunla ilgili ne yapacağımız, yani eylemimiz, bir yandan somut bir sorunun çözülüp çözülmeyeceğini belirlerken, diğer yandan da bizimle patronla arasındaki güç ilişkilerinde bir değişikliğe neden olur. Yani başarılı bir eylem, o işyerinde daha fazla çalışanın yüzünü bize dönmesini, aramızdaki bağlarının güçlenmesini ve kendimize olan güvenimizin artmasını sağlayabilirken, başarısız bir eylem moralimizin bozulmasına, açığa çıkmamıza, diğer işçiler arasında izole olmamıza, aramızdan bazılarının işten atılmasına, hatta işyerinde birliğimizin tümüyle dağılmasına neden olabilir.

Eylemlerimizin gücümüzle orantılı ama aynı zamanda etkili ve hedefe uygun olması gerekir. Biz buna doğrudan eylem diyoruz. Doğrudan eylem, bir grubun, hedeflerine ulaşmak ve taleplerinin kabul edilmesini sağlamak için muhatap aldıkları kurum veya kişiyi sadece protesto eden değil, onu zarara uğratan, engelleyen ve doğrudan bizim problemlerimize çaren olan eylem biçimlerini ifade eder. Bu bazen başımıza bela olan bir yöneticinin itibarını sarsmak için dedikodusunu yapmak, bazen işyeri ile ilgili gizli bir bilgiyi dışarıya sızdırmak, bazen kurallara sıkı sıkıya bağlı kalarak işi yapılmaz veya çok yavaş hale getirmek, bazense işyerini işgal ederek üretimi tamamen durdurmak olabilir. İşçiler olarak bizim gücümüz üretim sürecine hakim olmamızdan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla grev, iş yavaşlatma, isteksiz veya inisiyatif kullanmadan çalışma ve işyeri işgali bizim kullanabileceğimiz doğrudan eylem taktikleridir.

Doğrudan eylemler, üretim sürecine hiçbir etkisi olmayan ve patrona hiçbir zarar vermeyen sembolik eylemlerden ve protestolardan çok farklıdır. Örneğin bir nedenle işten atıldıgımız zamanlarda üretimden gelen gücümüzü kullanmamız mümkün olmaz. Böylesi zamanlarda işyerinin önüne çadır kurmak veya basın açıklaması yapmak gibi sembolik eylemler içeride işlerin akışını etkilemez ve bu yüzden patronları rahatsız etmez. Ancak bunu yapacak gücümüz varsa işyerini işgal etmek, işyerinin girişini bloke etmek etkili doğrudan eylem taktikleridir. İşyeri dışında da güçlü bir toplumsal örgütlenme olması halinde çalıştığımız şirkete ait markanın boykot edilmesi de etkili bir doğrudan eylem biçimi olabilse de, böyle bir güce sahip olmadığımız koşullarda sembolik nitelikte kalır. Bütün bunları iyi planlamak, zamanlamasını ve sınırlarını doğru belirlemek, gücümüz yeterli değilse yapacağımız eylemin faydadan çok zarar getirebileceğini unutmamak gerekiyor.

Hangi hedefle hareket ettiğimize, işyerinin özelliklerine ve gücümüze göre bu eylem biçimler çeşitlendirilebilir. Ancak işyerlerinde mücadele ederken uygun zaman ve biçimde uygulayacağımız doğrudan eylem taktikleri en güçlü silahımızdır.