Sendikaların işlevi nedir?

“Sendika bizi sattı” lafını sık sık duyarız. Hele ki sendikalı bir işyerinde çalışıyorsak bunu söyleyen biz de olabiliriz. Koşullarımız daha iyi olacak diye üye olduğumuz, hatta belki işyerinde yetki kazanması için mücadele etmek zorunda kaldığımız resmi sendikalar, bizler adına patronla pazarlık masasına oturduğu anda her şey değişir. Sendikacıların kapalı kapılar ardında patronlarla anlaşıp, onların zaten razı olduğu koşulları bile allayıp pullayıp zafer diye sundukları sayısız örnek gördük, yaşadık. Peki neden böyle yapıyorlar, bize rağmen bunu nasıl başarıyorlar ve biz bunun karşısında ne yapabiliriz?

Nedeni şu… Sendikacılar işçi kökenli olsalar bile işçi değiller. Bu nedenle çıkarları bizlerle aynı değil. Bizim sorunlarımızı yaşamıyorlar, onlar dışarılarda bir yerlerde adı sendika olan bir işletmenin patronları ya da müdürleri ve biz onların “işiyiz.” Bazıları işlerini daha iyi yapıyor olabilir ama çıkarları patronlarla işçilerin uzlaştırılmasını ve ne şekilde olursa olsun sendikal yapının sürdürülmesini gerektiriyor. Bütün kapitalist işletmeler gibi sendikalar da hiyerarşiktir. Bu yüzden bazen bizimle daha yakın temas kuran alt düzey bürokratlar bizim isteklerimize uygun davranmak zorunda kalabilirler, hatta bizi anlayıp, sendikanın üst düzey bürokrasisine öfkelenebilir ve bizden biriymiş gibi taleplerimizi savunabilirler ama nihayetinde onlar da bürokrasinin bir parçasıdır, son kararı işletmenin üst düzey yöneticileri vereceklerdir ve onlar da kendi konumlarını korumak için çoğu zaman yönetimle ters düşmekten kaçınacaklardır. Sendikalarda işleyen içine girenin ona uyum sağladığı bir düzendir. İyi niyetlerle de olsa sendikal çarklara dahil olanlar onun parçası haline gelirler.

Fakat işçiler üye olmasa var olamayacak, onların aidatlarıyla dönen sendikalar bizleri nasıl en kötü koşullara ikna etmeyi veya razı etmeyi başarabiliyorlar? Aslında biraz düşünüldüğünde bu durumun bütün toplumsal yapı için geçerli olduğunu görebiliriz. Biz razı olmasak günümüz toplumu bu şekilde sürdürülemez. Ama bu bozuk toplumsal düzeni tek başımıza ortadan kaldıramayız. Tek tek bizler ancak bu mekanizmayı sürdüren dişlileriz. Bu üyesi olduğumuz sendikalar için de geçerli. Bir sendika işyerinde, işletmede veya işyeri grubunda patronlarla veya patronların temsilcileriyle pazarlığa oturduğunda yalnızca işçiler için patronlarla müzakere etmez, aynı zamanda patronlar için işçilerle müzakere eder. Taleplerimizi savunacak güçlü bir birliğimiz yoksa bizleri tek tek ikna etmesi, ikna olmayanlarımızı dışarıda tutması kolaydır.

Bazı işyerlerinde ve bazı dönemlerde işçilerin çoğunluğunun toplu pazarlık süreçleriyle ilgilenmezler. İşçilerin mevcut koşullardan hoşnutsuz olduğu dönemlerde homurdanmalar başlar. Böylesi durumlarda sendikacıların, sendikaya üye olmaya devam etmenin işçilerin çıkarına olduğunu göstermeleri gerekir. Bu durumda sendikaların işçileri patronun koşullarına ikna etme görevi ortaya çıkar. Bunun için işçileri bölmek, süreci uzatmak, oldubittiye getirmek, manipülasyon yapmak ve sivrilen işçilere baskı uygulamak gibi taktiklere başvururlar.

Sendikalar teoride bizler adına patronlarla pazarlık etmek ve gerekirse greve çıkmak için vardır. Ancak yasal sınırlar sendikaları bizler için işlevsiz hale getirmektedir. Sendikacıların grev gibi etkili mücadelelerden uzak durmak için sıklıkla kullandıkları bahane de bu yasal sınırlardır. Gerçekten de sendikaların yapabilecekleri yasalarla sınırlandırılmıştır. Örneğin bir arkadaşımız işten atıldığında sendika dava açmaktan başka bir şey öneremez. Veya yaşamlarımızı etkileyen politik bir mesele asla sendikaların ilgi alanına girmez. Yasaların sendikalara tanıdığı tek yetki toplu iş sözleşmeleriyle sınırlı grev hakkıdır. Bu ise neredeyse kağıt üzerinde bir haktır. Gerçekten bir işyerinde sendikanın yasal grev kararı alabilmesi için sendika ve işveren arasındaki uzun süren toplu iş görüşmelerinin anlaşma olmaksızın sona ermesi, çeşitli prosedürlerin gereğinin yerine getirilmesi gerekir. Alınan grev kararları ise çoğu zaman yasaklanır. Uygulamaya sokulan az sayıda sendikal grev ise zaman ve koşullarının plan ve uzlaşmayla belirleniyor olmasının da etkisiyle çoğu zaman bizi istenen sonuca ulaştırmaz.

Sendikalara tanınmış bir başka “hak” ise asgari ücretin belirlenmesi için pazarlık etmektir. Patron temsilcileri ve hükümet temsilcileriyle birlikte en fazla üyeye sahip konfederasyon olan Türk-İş ve ona bağlı sendika temsilcileri işçiler adına yılda bir toplanan Asgari Ücret Komisyonu’nda yer alır. Devletin tarafsız rolü yaptığı bu orta oyununda sendikalar da bizler adına pazarlık yapıyormuş rolü yapar. Oysa ne devlet tarafsızdır, ne de sendikalar bizlerin çıkarları için pazarlık yaparlar. Sonuç olarak patronların çıkarlarının temsilcisi olan hükümetler, her zaman patronların çıkarları doğrultusunda bizler için lütfettikleri biçimde asgari ücreti belirlerler.

Kamu emekçileri sendikaları bakımından ise grev hakkı kağıt üzerinde bile yoktur. Oysa 2001 yılına kadar yasalarla düzenlenmiş sendika hakkına sahip olmayan kamu emekçileri 90’lı yıllar boyunca çok ciddi fiili grevlere, kitlesel ve militan sokak eylemlerine imza atmıştır. Yakın döneme ait bu örnek bile yasalarla sınırlandırılmış sendikaların işyerlerindeki mücadeleler için prangadan başka bir şey olmadığını gösteren bir ders niteliğindedir.

Sendikalar dünyanın farklı yerlerinde, özellikle Batı Avrupa ve ABD’de ilk çıktığında yasal kurumlar değildi. Bu nedenle patronların ve devletlerin baskı ve şiddetine maruz kalsalar da işçilerin mücadele aygıtları olarak çok etkililerdi. İşçilerin tüm baskılara rağmen mücadeleyle kazanımlar elde etmesi sonucu, patronlar ve devletler sendikaların yasal kurumlar haline getirerek onları kontrol etmenin daha etkili bir yol olacağının farkına vardılar. Faaliyetleri yasalarla belirlenmiş, profesyonelleşmiş sendikalar patronlarla işçileri uzlaştıran ve işçilerin mücadelesini kontrol atlına alan kurumlara dönüştü.

Bununla birlikte Türkiye’de sendikaların gelişimi daha geç bir tarihte gerçekleşti. Osmanlı’nın son dönemlerinde işçi mücadeleleri varsa da bunlar çok sınırlıydı. Cumhuriyet döneminden sonra ise işçi sayısının yıldan yıla artmasına rağmen, sendikalar işçilerin mücadelesinin bir ihtiyacı olarak ortaya çıkmamış, devlet eliyle oluşturulmuş, devletçiliğin ve milliyetçiliğin işçiler arasında yaygınlaştırılması işlevi görmüştür. 1960’lara kadar neredeyse hiçbir etkili işçi eylemi gerçekleştirilmemiştir. 1960 sonrasında da sendikalar devlet ve sermaye kontrolünde olmaya devam etmiş, bu tarihten sonra ortaya çıkan mücadeleler sendikalar tarafından her fırsatta patronlar ve devlet lehine kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

Bütün sendikaların birbiriyle aynı olduğunu söylemek doğru olmaz. Bazı sendikalar doğrudan işyerinin bir departmanı gibidir, bazılarında iyi niyetlere sahip insanlar da vardır, bazı küçük sendikalar ise resmi sendikadan çok bir politik örgüt yada bir dayanışma derneği gibidir. Dolayısıyla bazılarıyla belirli düzeyde ilişki kurabiliriz, bazen mahkemeleri ya da diğer yasal kurumları kullandığımız gibi sendikaları da kullanabiliriz. Bazı sendikalara karşı ise işverenlerle olduğu gibi dişe diş mücadele etmemiz gerekir. Ancak aklımızdan çıkarmamamız gereken, bizim örgütlenmemizin sendikalar olmadığı ve sorunlarımızın çözümü için sendikalardan medet ummanın meclisteki politikacılardan medet ummaktan farkı olmadığıdır. Böyle yaptığımız zaman mücadelemizi onlara teslim etmiş olacağımızı, bu durumda da sendikaların bizi er ya da geç satacağını unutmamamız gerekiyor.

Sendikalı olmak örgütlü olmak anlamına gelmez. İster bir sendikanın yetkili olduğu, isterse olmadığı bir işyerinde çalışıyor olalım, işçiler olarak hedeflerimize ulaşmamızı sağlayacak olan işyerlerindeki birliğimizdir. İşyerlerindeki mücadeleyi ekonomik taleplerden ve 2-3 yılda bir imzalanan toplu iş sözleşmesi süreçlerinden ibaret gören sendikaların aksine çalışma yaşamının her anında, en basitinden en karmaşığına her tür ekonomik ve politik soruna karşı birlikte mücadele edebilmemizi sağlayacak işyeri birliklerine ihtiyacımız vardır. Ancak işyerlerimizde oluşturacağımız gayriresmi birliklerle yaşam ve çalışma koşullarımızı iyileştirebilir, kendi sorunlarımız için politika üretebilir, bugün patronlar lehine olan güç dengesini lehimize değiştirebilir ve nihayetinde bizler için sömürü ve tahakküm anlamına gelen kapitalizmin çarklarını kırabiliriz.